Milattan

The Egg - Andy Weir / dostum bu çok güzeldi

2020.10.29 18:31 hulktheisntreal The Egg - Andy Weir / dostum bu çok güzeldi

The Egg
By: Andy Weir
Öldüğünde evine gidiyordun.
Trafik kazasıydı. Özellikle dikkat çekici bir şey değil, ama yine de ölümcül. Arkanda bir eş ve iki çocuk bıraktın. Acızı bir ölümdü. İlk Yardım Ekibi seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptı, ama işe yaramadı. Vücudun o kadar kötü bir şekilde parçalanmıştı ki, inan bana senin için daha iyi oldu.
İşte o zaman benimle tanıştın.
“Ne... Ne oldu?” diye sordun. “Neredeyim?”“
Durum tespiti olarak, “Öldün.” dedim. Kıvırmanın alemi yok.
“Orada bir... Kamyon vardı, kayıyordu...”
“Hı-hı,” dedim.
“Ben... Ben öldüm?”
“Hı-hı. Ama üzülme. Herkes ölür,” dedim.
Etrafa bakındın. Hiçlik vardı. Sadece sen ve ben. “Burası neresi?” diye sordun. “Öbür dünya mı?”
“Aşağı yukarı,” dedim.
“Sen tanrı mısın?” diye sordun.
“Hı-hı,” diye cevap verdim. “Ben Tanrı’yım”.
“Çocuklarım... karım,” dedin.
“Ne olmuş onlara?”
“İyi olacaklar mı?”
“İşte görmek istediğim bu,” dedim. “Daha biraz önce öldün ve ailen için endişeleniyorsun. İşte bu iyi bir şey.”
Bana büyülenmiş gibi baktın. Sana Tanrı gibi görünmüyordum. Adamın biri gibi görünüyordum. Belki de bir kadın. Belli belirsiz bir otorite figürü, belki. Yaradandan ziyade edebiyat öğretmeni.
“Merak etme,” dedim. “İyi olacaklar. Çocukların seni her yönünle mükemmel olarak hatırlayacak. Sana nefret besleyecek zamanları olmadı. Karın görünürde ağlayacak ama içten içe rahatlayacak. Dürüst olmak gerekirse, evliliğin dağılıyordu. Rahatlamış hisettiği için kendisini çok suçlu hissedecek, teselli olacaksa.”
“Ha,” dedin. “Peki şimdi ne oluyor? Cennete, cehhenneme, bir yerlere gidiyor muyum?”
“Hiçbiri, ” dedim. “Reenkarne olacaksın.”
“Hı,” dedin. “Hintliler haklıymış demek,”
“Bir bakıma bütün dinler haklıdır,” dedim. “Yürüyelim”.
Boşlukta yürürken beni takip ettin. “Nereye gidiyoruz?”
“Belirli bir yere değil,” dedim. “Sadece yürürken konuşmak güzel.”
“O zaman bütün bunların amacı ne?” diye sordun. “Yeniden doğduğumda bomboş bir tahta olacağım değil mi? Bir bebek. Yani bütün deneyimlerimin, bu hayatta yaptıklarımın hiçbir manası veya etkisi olmayacak.”
“Hiç de değil!” dedim. “İçinde bütün geçmiş hayatlarının bilgi birikimini ve deneyimlerini taşıyorsun. Sadece şu anda onları hatırlamıyorsun.”
Durdum ve seni omuzlarından tuttum. “Ruhun, hayal edebileceğinden çok daha mutheşem, güzel ve büyük. İnsan aklı varlığının ancak çok küçük bir kısmını içerebilir. Bu sıcak olup olmadığını anlamak için parmağını bir su bardağına batırmak gibi. Kendinin çok küçük kısmını bir kaba koyuyorsun ve çıkardığın zaman yaşadığı bütün deneyimleri kazanmış oluyorsun.”
“Son 48 senedir bir insanın içindeydin, dolayısı ile uzanıp engin bilinçaltının devamını hissedebilmiş değilsin. Burada yeteri kadar kalırsak, her şeyi hatırlamaya başlardın. Ama her yaşamın arasında bunu yapmaya hiç gerek yok.”
“Kaç kere reenkarne oldum o zaman?”
“Oho, çok kez. Çok, çok kez. Ve bambaşka bir sürü hayata.” Dedim. “Bu sefer, milattan sonra 5402ta yaşayan Çinli bir köylü kız olacaksın.”
“Bir saniye, ne?” diye kekeledin. “Beni zamanda geriye mi gönderiyorsun?”
“Yani, teknik olarak evet. Zaman, bildiğin üzere, sadece senin evreninde var. Benim geldiğim yerde işler farklı.”
“Senin geldiğin yerde?” dedin.
“Tabi ki”, dedim, “ben de bir yerlerden geliyorum. Başka bir yerden. Ve benim gibi başkaları var. Oranın nasıl olduğunu bilmek isteyeceksin, biliyorum, ama açıkçası anlatsam da anlamazdın.”
“Hı,” dedin, biraz hayal kırıklığına uğrayarak. “Bir saniye. Eğer zaman içerisinde başka başka yerlere reenkarne oluyorsam, bir noktada kendimle karşılaşmış olabilirim.”
“Tabi. Sürekli oluyor. Ama iki hayat da sadece kendi ömürlerinden haberdar oldukları için farkına bile varmıyorsun.”
“O zaman bütün bunların ne gereği var?”
“Cidden mi?” diye sordum. “Cidden? Bana hayatın anlamını soruyorsun? Biraz beylik bir soru değil mi?”
“Gayet akla yatkın bir soru,” diye ısrar ettin.
Gözlerinin içine baktım. “Hayatın anlamı, bu evreni yaratmamın tek sebebi, senin olgunlaşman.”
“İnsanoğlunu mu kastediyorsun? Olgunlaşmamızı mı istiyorsun?”
“Hayır, sadece sen. Bütün evreni senin için yaptım. Her hayatla beraber büyüyor, olgunlaşıyor ve daha büyük bir zeka oluyorsun.”
“Sadece ben mi? Diğerleri?”
“Başka kimse yok,” dedim. “Bu evrende, sadece sen ve ben varız.”
Bana boş gözlerle baktın. “Ama dünyadaki o kadar insan...”
“Hepsi sen. Senin başka cisimlerin.”
“Bekle. Herkes ben miyim?!”
Sırtına bir tebrik şaplağı ile beraber “İşte şimdi taşlar yerine oturuyor,” dedim.
“Bütün zamanlarda yaşayan bütün insanlar ben miyim?”
“Ve yaşayacak olan, evet.”
“Abraham Lincoln ben miyim?”
“Onu öldüren John Wilkes Booth da sen,” diye ekledim.
Dehşet içinde “Hitler’im?” dedin.
“Ve öldürdüğü milyonlarsın.”
“İsa’yım?”
“Ve onu takip eden herkes.”
Sessizliğe gömüldün.
“Ne zaman birine haksızlık etsen,” dedim, “kendine haksızlık ediyordun. Yaptığın bütün iyilikleri de kendine yaptın. Yaşanmış ve yaşanacak olan bütün mutlu ve üzgün anlar, senin tarafından yaşanacak.”
Düşünceye daldın.
“Neden?” diye sordun. “Bunları neden yaparsın ki?”
“Çünkü, bir gün, sen de benim gibi olacaksın. Çünkü bu sensin. Sen benim türümdensin. Sen benim çocuğumsun.”
İnanamayarak, “Ne?!” dedin. “Benim de bir tanrı olduğumu mu söylüyorsun?”
“Hayır. Daha değil. Sen ceninsin. Hala büyüyorsun. Bütün zamanlardaki bütün insan hayatlarını yaşadığın zaman, doğacak kadar büyümüş olacaksın.”
“Yani bütün evren,” dedin, “sadece...”
“Yumurta.” diye yanıtladım. “Yeni hayatına başlamanın zamanı geldi.”
Ve seni yoluna gönderdim.
submitted by hulktheisntreal to KGBTR [link] [comments]


2020.10.29 12:32 onuretiket Serigraf Etiket – Serigraf Baskı Onur Etiket

Serigraf Etiket – Serigraf Baskı Onur Etiket
Onur Etiket - Serigraf etiket ve serigraf baskı

Serigraf Etiket

Serigraf etiket, milattan önce 12. Yüzyılda ilk olarak Çin’de üretilmiştir. İpeğin mürekkep ile birleşip bilim ile sanatı kitlelere çoğaltarak yayılmasına vesile olmuş baskı tekniği serigrafi baskı etiketler üzerinde de kullanılmaktadır.
Matbaada baskı yapılmayan tüm yüzeylere baskı yapmaktadır. Serigrafi baskı tekniği endüstriyel ürünlerde sıklıkla tercih edilen baskı metodudur. Normal ofset baskılara göre boya kalitesi daha iyidir ve daha dayanıklıdır.
Bu etiketler güneşe ve soğuğa karşı dayanıklılık göstererek solmazlar. Etiketler pvc kâğıdına baskı yapılırlarsa kolay kolay yırtılmadan ve boyası eskimeden uzun süre kullanılabilirler. Serigraf baskı, yaygın olarak kullanılan ofset baskı ve diğer baskı tekniklerinde yapılamayan birçok yüzeyler üzerine baskı yapılabilir. Bez etiketler, deri etiketler, metal veya ahşap, ahşap çerçeveye, farklı tip fantezi kağıtları olmak üzere bu ve daha fazla malzemeler üzerine baskı yapılabilmektedir. Serigraf baskı nasıl yapılır ve örnek etiketleri görmek için: https://onuretiket.com.turunleserigraf-etiketle

Serigraf Etiket ve Serigraf Baskı

Serigraf etiket ve serigrafi baskı ile ticari hayatta birçok önem kazandırmış baskı tekniği bizler için büyük önem arz etmektedir. Tam otomatik, yarı otomatik ve manuel serigraf baskı makinemiz ile 0.1mm’den 10cm’e kadar her türlü yüzeylere baskı yapabilmekteyiz.
Öncelikle koyu rengi olan zeminli kumaşlara istenilen rengi uygulama ihtiyacından doğan bu etiketler zaman ile baskı etiketlere alternatif olarak meydana gelmişlerdir. Fiyat dezavantajını yüksek kalite ve görselliği ön planda tutarak yok eden serigraf etiketlerimize 3 ön 1 arka olarak üzerlerine 4 renk baskı yapabilmekteyiz. UV baskı ve solvent boyalar üzerinden uzmanlaşmış kadromuz ile kaliteli baskı çalışmaları hizmeti vermekteyiz.
Serigraf etiketler ve serigraf baskı hakkında bilgi ve fiyat almak, örnek ve numune görmek için bu adresi ziyaret edebilirsiniz: https://onuretiket.com.turunleserigraf-etiketle
submitted by onuretiket to u/onuretiket [link] [comments]


2020.10.14 07:59 DneizEeg Milattan kalma foto

Milattan kalma foto submitted by DneizEeg to kucukinsanlaryoutube [link] [comments]


2020.10.05 20:27 okkboomerrrr Her gün bir filozof #3: Platon

Dünyada üniversite düzeyindeki ilk kurumlardan biri olan (ve bu kurumlara günümüzdeki adını veren) Akademi'nin kurucusu olan ve düşünce tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden Platon, felsefe ve bilim tarihindeki pek çok tartışmanın temellerini atmıştır.
Hayatı
Platon'un hayatıyla ilgili hemen hemen hiç kaynak bulunmamaktadır ve hakkındaki pek çok rivayet milattan sonra 3. yüzyılda (yani Platon öldükten 5 yüzyıl sonra) pek çok filozofun biyografisini yazan Diogenes Laertios'a dayanmaktadır. Diogenes Laertios Platon'un asıl isminin dedesinin adı olan Aristokles olduğunu, Platon'nun iyi bir güreşçi olduğunu, 'geniş' anlamına gelen 'Platon' isminin güreş hocasının taktığını, göğsü, omuzları, çenesi ya da alnı geniş olduğunu için taktığı bir lakap olduğunu aktarmaktadır.Milattan sonra birinci yüzyılda yaşamış olan Seneca ise Platon'un göğsünün geniş olduğu için ona bu lakabın verildiğini söylemektedir. 'Platon' ismi o dönemde yaygın bir isimdir, fakat eğer lakapsa bile Platon bütün eserlerini bu adla yazmıştır, yakın zamanda 'en itibarlı' anlamına gelen Aristokles isminin sonradan biyografi yazarlarının uydurması olduğu ve Platon isminin asıl adı olduğu da iddia edilmiştir.
Diogenes Laertios Platon'un doğum tarihini kendi tahminlerine göre 428/7 yıllarına yerleştirmiştir ancak günümüzde Platon'un Yedinci Mektup'undan yola çıkarak 424/3'te doğmuş olması gerektiği düşünülmektedir.
Platon'un hayatı hem Atina için hem de bütün Antik Yunan Medeniyeti için oldukça büyük değişimlerin yaşandığı bir döneme denk gelmiştir. Antik Yunan Medeniyeti milattan önce beşinci yüzyılda Ege denizinin iki tarafına, Marmara ve Kara Deniz kıyılarına, Sicilya ve Güney İtalya'ya yayılmış, Doğu Akdeniz kıyılarında da oldukça etkili olmaya başlamıştır.
Dönemin varlıklı ailelerinin çocukları gibi Platon da gramer, müzik ve spor eğitimi alarak büyümüş olmalıdır, ancak o dönemin gramer ve müzik eğitimi günümüzün müzik, şiir, dil bilgisi, edebiyat, tarih gibi konularını, spor da beden eğitiminin yanı sıra savaş talimlerini de kapsamaktaydı.
Eserleri
Platon'un eserleri kronolojik olarak üç gruba ayrılabilir:
İlk: Sokrates'in Savunması, Charmides, Crito, Euthyphro, Gorgias, Hippias (minor), Hippias (major), Ion, Laches, Lysis, Protagoras
Orta: Cratylus, Euthydemus, Meno, Parmenides, Phaidon, Phaedrus, Devlet, Şölen, Theaetetus
Son: Critias, Sofist, Devlet Adamı, Timaeus, Philebus, Yasalar
İdealar Teorisi
Platon'un felsefesi temel olarak Phaidon'da açıkladığı algılanan şeylerle düşünülen şeyler arasındaki ayrıma dayanır. Bilginin nesnesinin, yani bilebileceğimiz şeylerin yalnızca düşünülen şeyler olabileceğini söyleyen Plato, algıladığımız şeylerin ancak kanıların, kanaatlerin, görüşlerin, sanıların nesnesi olabileceğini iddia eder. Heraklit'ten etkilenerek algıladığımız her şeyin durmadan değişim içinde olduğunu, fakat bilginin değişmeyen, sabit bir şey olması gerektiğini, dolayısıyla bilgiye ancak düşüncede ulaşılabileceğini düşünmektedir.
Antik Yunanca idea eidos "görünen" demektir ve buna ek olarak, 'form, biçim, tür' anlamları da vardır. Devlet kitabında Platon güzel olan pek çok şey gördüğümüzü, bunlarda ortak olan güzel diye bir şeyin var olduğunu, bu nesnelerin ne kadar güzel oldukları değişirken onlarda ortak olan güzelin değişmeyen, mutlak ve tam anlamıyla güzel, "güzelin kendisi" olduğunu iddia eder. Bu anlamda idealar algıladığımız nesnelere algıladığımız özelliklerini kazandıran, o özelliklerin "kendisi" olan mutlak değişmeyen düşünce nesneleridir.
Ancak idealara ulaşmanın nasıl bir şey olduğu çok açık değildir. Platon ideaların ne olduğunu söylemektense onları ve onlarla ilgili çeşitli özellikleri var sayar.
Platon ideaların algıyla kavranamayacağını iddia ettiği fakat var olan nesneler olduklarını söylediği için pek çok insan tarafından "idealar dünyası" diye "üçüncü bir dünyanın" (algısal ve zihinsel dünyaya ek olarak) varlığını iddia ettiği şeklinde yorumlanmıştır, fakat bu yorum yanlıştır çünkü Platon hiçbir metinde ideaların hacme sahip uzayda yer kaplayan cisimler olduğunu iddia etmez, dahası algısal ve zihinsel olan şeylerin de iki ayrı "dünya" olduğunu iddia etmez, tam tersi Timaeus'ta yalnızca bir evrenden bahseder.
İdea nedir sorusuna Platon'un cevabı "gerçek olan şey" gibi görünüyor. İdeaların zamandan ve mekandan bağımsız, tümel, mükemmel, mutlak, değişmeyen, ortaya çıkmayan veya yok olmayan fakat yalnızca "var" olan şeyler olduğunu, ancak soyut düşünce yoluyla, saf akıl ile bilinebileceklerini, varoluş halindeki algıyla kavranan her şeyin ve onlara dair bilgimizin nedeni olduklarını söylemiştir.
Ruh
Platon'nun Devlet diyaloğunda tasvir ettiği üç bölümden oluşan ruh tarih boyunca insan doğasını anlamlandırmaya çalışan pek çok düşünceye temel teşkil etmiştir. Platon ruhun akıl, duygular ve arzulardan oluştuğunu söyler, fakat bu kelimelerin anlamları onun terminolojisinde biraz daha farklı anlamlara sahiptirler. Platon'un ruh için kullandığı kelime psüke aslında daha çok "canlılık veren şey" anlamına gelmektedir ve ilk defa Platon aklın canlılık veren psükeden kaynaklanan bir şey olduğunu ileri sürmüştür.Ondan önce aklın daha çok "yürekle", "kalple", "duygularla" ilgili olduğu düşünülmekteydi.
Ruhun Ölümsüzlüğü: Phaidon
Phaidon diyaloğu, Sokrates idama mahkûm edildikten sonra zehir içirilerek öldürülmeden hemen önceki saatlerde yakınlarıyla son anlarını anlatır. Tartışmanın konusu ruhun ölümsüzlüğüdür çünkü ruhun ölümsüz olduğuna dolayısıyla ölümün yok olmak olmadığına inanan Sokrates ölümüne hiç de üzülmemektedir, üstelik arkadaşlarının onu kurtarıp başka şehre kaçırma tekliflerini de reddetmektedir.
Dostları da Sokrates'e ruhun ölümsüzlüğünden nasıl bu kadar emin olabildiğini sorarlar. Sokrates ideaların varlığına inandığını, bütün düşüncesinin bunun üstüne kurulu olduğunu söyler, ruh da idealar gibi algısal değil düşüncede bir şeydir, idealar gibi değişmeyen, mutlak ve mükemmeldir dolayısıyla zamandan ve mekandan bağımsız olmalı dolayısıyla da doğumu ve ölümü olmamalıdır (üçüncü argüman: benzerlik argümanı). Ayrıca ruh canlılık veren şeyse, canlılık veren şeyin kendisi nasıl canlılıktan yoksun kalıp ölebilir?
Ruhun Parçaları: Devlet ve Phaedrus
Fakat Devlet diyaloğuna geldiğimizde ruh bedenle daha iç içe anlatılan ve Phaidon'daki gibi 'bir' olsa da, parçalarından bahsedilen bir şeydir. Aslında sadece akıl ruhun "ideal" bileşenidir, Phaidon'da Sokrates, öldüğünde bedenin bütün sıkıntılarından kurtulmuş "saf akıl" olarak gerçek filozoflarla öbür dünyada sonsuza dek gerçeği konuşmaya gideceğine inanmaktadır.
Fakat Devlet diyaloğunda ruh, bedenin toplum içindeki aktif faaliyeti içerisinde değerlendirilirken ruh bedenin etkilenimleriyle beraber açıklanmaktadır. Platon en baştan ruhta birbirine zıt etkilenimler olduğunu, fakat birbirine zıt etkilenimlerin kaynağının aynı olamayacağını, dolayısıyla ruhta birbirine zıt etkilenimlere yol açan farklı kaynaklar olması gerektiğini savunur.
Örneğin acıktığımız için yemek yemeyi isteriz ancak aynı anda (mesela yemeği beğenmediğimiz için) yemek yemeyi istemeyebiliriz. Arzular (ἐπιθυμητικόν) Platon'a göre akla en uygun olmayan etkilerdir, onlar en maddesel şeylerin peşindedir, daha çok bir çeşit maddeye dönük 'dürtü', "kaba iştah" olarak anlaşılırlar, cinsel haz isteği, açlık, susuzluk bunlardandır. Platon arzuların doyuruldukları organlara denk gelen bel ve kasıklardan kaynaklandığını söyler. Duygular (θυμοειδές) ise Platon'a göre bizim duygu diyeceğimiz her şeyi kapsamaz, daha çok bir çeşit cesaret enerjisi, öfkeyle birlikte gelen güç, bir kuvvet etkileniminden bahsetmektedir, zaten thumos kelimesi daha çok "yürek" olarak çevrilebilecek bir anlama gelmektedir ve Platon thumosun göğüsten kaynaklandığını söyler.
Akıl ise ruhun gerçeği arayan ve onu bulmak için çabalayan kısmıdır, ruha esas yön vermesi gereken akıl olduğu için vücuda esas yön vermesi gereken yerde yani beyindedir. Phaedrus diyaloğunda Platon ruhun doğru yönetimini açıklamak için at arabası metaforunu verir: arzular ve duygular arabayı çeken iki at, akılsa onları yönlendiren arabacı olmalıdır. Dolayısıyla bir anlamda aklın bedene ve bedensel etkilenimlere hükmeden olması gerektiğini söylerken, arzuların ve duyguların yok edilmesi gerektiğini iddia etmemektedir, fakat onların doğru biçimde, olması gerektiği gibi, doğalarına uygun olarak ruha etki etmeleri gerektiğini yani aklın kontrolüne girmeleri gerektiğini söylemektedir.
Varlık, Metafizik, Bilgi
Kadın erkek eşitsizliğinin oldukça fazla olduğu Antik Yunan kültüründe kadınların hemen hemen bütün hayatları evin içinde geçmekteydi ve toplumsal hayata katılımları yok denecek kadar kısıtlıydı. Sadece Sparta toplumda kadınların daha fazla söz hakkı olduğundan bahsedilir. Platon da ideal şehirde kadınların da filozof ve yönetici olabileceğini, çünkü akıl ve ruh açısından kadınla erkek arasında fark olmadığını iddia etmesine rağmen Timaeus'ta asıl insan ruhunun erkek bedeninde ortaya çıktığını, kadınların ruhları erkek olamayacak seviyede insanlardan oluştuğunu iddia edecek kadar cinsiyetçidir. Dolayısıyla Platon'un varlık ve metafizik anlayışı yaşadığı toplumda yerleşik olan eşitsizliklerden bağımsız düşünülemez çünkü Platon bazen onları aşan, bazen de meşrulaştıran iddialarda bulunmuştur.
Raffaello'nun çizimi ile Platon
Timaeus'un devamında uzun biyolojik incelemelere ve hastalıkların teşhislerine de giren Platon bu çalışmalarının büyük bir kısmını o dönemde onunla birlikte bilgi üreten başka insanlardan ya da ondan önce ulaşılmış bilgilerden yola çıkarak yapmış olmalıdır. Temel mantığı varoluşun altında yatan nedenleri değişmeyen idealara dayanarak açıklamak olan Plato, bilginin her zaman varlığa dair olduğunu düşündüğü için, durmadan değişen varoluşun içinde varlığı bilmeye çalışma sürecine de felsefe adını vermiştir. Bu anlamda gerçeğin ne olduğu sorusunu bir tartışma konusu haline getiren Platon bir yandan da evrenin yapısının metafiziksel koşullara göre nasıl olması gerektiğine bakarak evrenin yaratıcısının iyi olması gerektiği, çünkü evrenin iyi olduğu, çünkü evrenin "var" olduğu, bir varlığı olduğu sonucuna varmıştır. Platon'un anladığı biçimde ahlaki olarak bütün mükemmelliklere sahip bir yaratıcı düşüncesi Platon'dan önce Antik Yunan düşüncesinde o kadar sık rastlanmayan ya da bu kadar vurgulanmayan bir düşüncedir. Platon'un yaratıcı anlayışının o dönemin Yahudi ya da Mısır inanışlarından gelmiş olduğu, ya da Pisagorcuların da benzer bir tanrı anlayışı olduğu söylenmişse de bu çok açık değildir. Her halükarda, Platon'un evren, ruh ve yaratıcı anlayışı hem Hristiyanlıkta hem de İslam'da oldukça derinlemesine tartışılmış ve çoğu zaman da saygıyla karşılanıp kabul edilmiş, hatta Platon'un peygamberlerden birisi olarak kabul edildiği bile olmuştur.
Kendisinden önce varlığa dair tartışmalardan yola çıkarak sofistlerin şüpheciliklerine, yaşadığı dönemdeki bilimsel, etik ve politik sorulara cevap veren Platon'un, bir açıdan varlığın ne olduğu sorusunun yanı sıra varlığın yapısının nasıl olması gerektiğine dair tartışmalarıyla metafiziği, bilgiyle ilgili tartışmalarıyla epistemolojiyi, sanatla ilgili tartışmalarıyla estetiği, toplumla ilgili tartışmalarıyla politikayı birer felsefi konu haline getirdiği, etiği bütün bu alanlarla ilişkili bir seviyeye taşıdığı ve felsefe tarihi boyunca bu alanlarda yapılan tartışmaların çerçevesini belirlediği söylenebilir. Ontoloji, metafizik, epistemoloji, etik, estetik ve politika arasında ortak bir bağ kurarak gerçeğe ulaşmaya çalıştığı felsefesi, düşünce tarihinin en temel kavramlarını üretmiş, başka felsefi düşüncelerin üretilmesine zemin hazırlamıştır.
submitted by okkboomerrrr to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.03 18:46 Nutra_ Bilimin Karanlık Tarafı (Öjeni)

Bazen bilimin ne kadar kötü amaçlar için kullanabilceğini bu yazıda anlatmaya çalışıcağım. Eksim bulduğunuz yerleri yorumlarda yazabilir. Fikirlerinizi yorumlarda bekliyorum.
Öjeniden bahsedeceğim size. Bununla bağlantılı olarak evrim teorisine, sosyal darwinizme, toplama kamplarına, hitlere, tüm dünyada bir dönem çok normal bir şeymiş gibi kabul görmüş “üstün ırk” anlayışına kadar giden karanlık bir dönemi anlatıcağım.
Öjeni genel hatları ile şu şekilde tanımlanıyor: insan genlerinin kalitesini düzeltmeyi amaçlayan tüm etkinlikler öjeni kapsamına girer.
“İnsan genlerinin kalitesini düzeltmek/iyileştirmek”
Bunun benzerini hayvanlarda zaten görüyoruz. Hani güzel ırklar üretmek için köpeklerin ve birkaç hayvanın genetiğiyle ile oynanıyor ve belirli ırklar çiftleştiriliyor falan ya
İşte bunun insanlara uygulandığını düşünün. Zayıf olanların kısırlaştırıldığını ya da daha kötüsü öldürüldüğünü…
İşte tam olarak budur Öjeni. Tarihten birçok isim ve örnek gelmiştir aklınıza zaten. Önce biraz daha geçmişe gidelim. Her şeyin başladığı yere.
Milattan önce 4. Yüzyıla kadar… Platon’a… Bu fikri ilk ortaya atan kendisidir. Tam olarak öjeni diyemesek de kendisi sağlıklı ve güçlü bireylerin üremesinin devlet eliyle artırılmasını savunuyordu…
Ve bu fikri savunan sayısız lider de bundan yola çıkarak “e o zaman zayıf olanları da öldürelim” kolaylığına giderek birçok katliama imza atmıştır.
Bunu Platon’dan bağımsız şekilde toplumsal bir kural olarak uygulayan medeniyetler de vardı.
Spartalılar gibi. Ya da Romalılar.
300 Spartalı’yı izlediyseniz hatırlarsınız. Çocuklar vahşi doğaya bırakılır ve güçsüz olanlar “maalesef” elenirdi. Bu sayede güçlü bir ırk ortaya çıkarmışlardı kendilerince.
Ama bu olayın sözde “bilimsel” olarak teorileşmesi ve literatüre girmesi 1900’lü yıllarda olacaktı.
Teorileştiren de Francis Galton’du.
Francis Galton'un kim olduğundan kısaca bahsedelim.
Charles Darwin’in kuzeni şaşırdınız demi...
Daha garip bir şey söyleyeyim. Bu “zayıfları ortadan kaldıralım” anlayışının çıkış noktası da Darwin’in Evrim Teorisidir.
Yani çok dolaylı da olsa Yahudi Katliamının müsebbibidir Darwin…
Kendisi hep çok başka şey anlatmaya çalışsa da…
Evrim teorisi dendiğinde “Doğal Seleksiyondan” bahsedilir ve bu “En Güçlünün Hayatta Kalması” şeklinde yorumlanır.
Darwin aslında “Güçlü”den değil “Uyumludan” bahseder teorisinde. Yani “güçlü olan” değil çevresindeki ortama en iyi ayak uyduran türlerin “uyumlu” türlerin hayatta kalabileceğinden bahseder.
İşte kuzeninin bu teorisini alan Galton şunu düşünüyor. O zaman doğal seleksiyon varsa “doğal olmayan seleksiyon” neden olmasın. Yani bu süreci hızlandıramaz mıyız? Zayıfları kısırlaştıralım ve hatta öldürelim, sadece güçlülerin üremesine izin verelim. Birkaç nesil sonra sonuçlarını görürüz zaten. Al sana süper hızlı doğal seleksiyon diyor..
Darwin ise kızıyor. Bayağı sinirleniyor. Kendisini çok yanlış anladığını, bu seleksiyonun doğal şekilde ilerlemesi gerektiğini, doğanın en iyisini bildiğini, hiçbir devletin, gücün insani değerleri, yaşama hakkını ayaklar altına alamayacağını söylüyor. Ve ölene kadar da bunu savunuyor Darwin.
Galton da bunu bekliyor zaten. Yani Darwin’in ölmesini…
1882 yılında Charles Darwin öldükten hemen bir yıl sonra 1883’te işte bu “ÖJENİ” kavramını türettiği kitabını yazıyor. Bu arada ÖJENİ yunanca EU – GENES yani “iyi doğan” anlamına gelen kelimeden türetilmiştir.
Bu yaklaşımı ise yasal ve organize şekilde 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Amerika’da çok net görüyoruz. Hatta Öjeni merkezleri açılıyordu devlet desteği ile. Ama en çarpıcı örneğine hepinizin de aklına gelmiş olduğunu tahmin ettiğim gibi Nazi Almanya’sında tanık olduk. Aryan ırkını yaratmak isteyen Nazilerin temel aldığı bilimsel dayanak da bu Öjeniydi işte. Doğal gelişimi kontrol ederek daha hızlı bir şekilde üstün ırka “über-menschen” rüyasına ulaşmaktı.
İngiliz Francis Galton farklı bilim dallarında yaptığı çalışmalarla Sir ünvanını da almıştı bu arada. Ama bu çalışması en çok ses getiren çalışması oldu. Kendisi İngiltere’de bir üstün ırk yaratma rüyasını güdüyordu. Fakat bu rüyası kendi ülkesinde pek karşılık bulmadı. Dünyanın farklı ülkelerinde ise milyonlarca insanın kaderini korkunç bir şekilde etkileyecekti.
İlk olarak Amerika’da Connecticut eyaletinde 1896 yılında bir “medeni kanun” çıkarıldı. Bu kanuna göre epilepsi hastası olan ya da akıl sağlığı yerinde olmayan insanların evlenmesi kesinlikle yasaktı. 1903’te ise Amerika’da “Amerikan Üreme Kurumu” adına bir kurum ile bu evlilik ve üreme konusu devlet eli ile kontrol edilmeye başlanmıştı.
1911’de ise Irk Düzeltme Kurumu hayata geçirildi ve ilk kez “soyağacı” uygulaması başlatıldı. Başlatan da John Harvey Kellogg’tu. İsim tanıdık geldi mi bir yerlerden? Kellogg’s desem? Evet John Harvey Kellogg’da aynı zamanda bir beslenme uzmanı ve girişimciydi. Nereden nereye demi..
Hayata geçirilen bu kurum ve uygulama ile 1914, 1915 ve 1928 yıllarında ulusal konferanslar düzenlendi ve bir nevi ulusal bir hareket başlatılmış oldu. Bu bağlamda işleri daha da organize şekilde yürütmek için Öjeni Kayıt Ofisleri kuruldu. Bu ofislerde aileler ve genetik özellikleri takip ediliyordu. Toplanan verilerle yayınlanan raporda “uyumsuz ve zayıf” olarak görülen gruplar tanımlanıyordu. Ve sürpriz olmayacak şekilde bu “zayıf ırklar” çoğunlukla göçmenler, azınlıklar ve fakirlerdi.
1909 yılından sonra ise tüm bu verilere dayanarak özellikle California eyaletinde ilk kez organize kısırlaştırma uygulamaları başlatıldı. 1909 ile 1979 yılları arasında akıl hastanelerinde resmi kayıtlara göre 20.000 kişi istekleri dışında kısırlaştırılıyordu. Bu sayede toplumun yeni nesillerinin akıl hastalıklarından korunacağı düşünülüyordu.
Tahmin edeceğiniz üzere bu kısırlaştırmaların çok ama çok büyük bölümü azınlıklara uygulanıyordu. Ve C California’da başlayan bu uygulama daha sonra 39 eyalette daha uygulanacaktı. Kimlerin “zayıf” olduğunu, ürememesi gerektiğini ise devletin görevlendirdiği yetkililer belirliyordu. Çok korkunç bir şaka gibi demi..
1927’de ABD Anayasa Mahkemesi ise skandal bir kararla bu “kısırlaştırmaların” anayasayı hiçbir şekilde ihlal etmediğini açıklayacaktı. Hatta hakimlerden biri olan Oliver Wendall Holmes tam olarak şunları söylemişti: “Bu kadar embesille yaşadığımız yeter”…
Zamanın politikacılarının “kıtlık ve ekonomik darboğaz” ile mücadele adında yürüttüğü bu politikanın birçok söylemde aslında “üstün beyaz ırk havuzunun” azınlıkların genleri ile kirlenmemesi için yapıldığını çok rahat söyleyebiliriz.
1976’da yayımlanan bir raporda 1970 ila 1976 yılları arasında Amerikan Yerlilerinin yani kızılderililierin %25 ila %50’sinin kısırlaştırıldığı açıklanmıştır. Bu kısırlaştırmaların büyük bir bölümü de “apandis” ameliyatı gibi diğer operasyonlar sırasında hastanın haberi dahi olmadan yapıldığı ortaya çıkmıştır. Hatta bazı durumlarda çocuklarda çeşitli ameliyatlar yapılmadan önce annenin kısırlaştırılmasına izin vermesi isteniyordu. İzin vermediği taktirde çocuk ölüme terk ediliyordu.
"Özgürlükler" Ülkesi ve İnsan Hakları Beyannamesinin çıkış yeri Amerika’da yaşanan olaylar bu şekildeydi.
Ve bu hareket başka bir ülkeye ilham olacaktı.
Almanya
Sadece Almanya değil. Avusturalya, Brezilya, Kanada, Almanya, Japonya, Çin, İsveç, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, İzlanda, Norveç ve İsviçre gibi ülkelerde de benzeri uygulamaları gördü tarih.
Ama Almanya bu konuda en kapsamlı ve korkunç örneklerden biriydi.
Gelin buradaki çok ilginç bağlantılara bir bakalım beraber. Yahudi soykırımına yol açan arkaplana bir bakalım.
Bu işin çıkış notkası Amerika ve özellikle California demiştik. Hatta Hitler Kavgam kitabında da Amerika’daki uygulamalardan övgüyle bahsetmiştir. Ayrıca Spartalılara duyduğu hayranlığı da biliyoruz.
Ama bu anlayışı Almanya’ya getiren Amerikalıların kendisidir.
California’daki kurumlar 1930’lu yıllarda tüm araştırma ve çalışmalarını Almanya’ya göndermeye başlamıştır. Ve hatta 1927 yılında Keiser Wilhelm Antropoloji Enstitüsü kurularak fiziksel ve sosyal antropoloji ile birlikte gen araştırmaları yapılmaya başlanmıştır.
Acaba kim destek oldu bu araştırmalara..
Amerikalı Rockefeller Vakfının çok büyük katkıları ile kurulmuş bu enstitü.
Yine mi Rockefeller? Evet..
Josef Mengele ismini duydunuz mu? Auschwitz’in Azrail lakaplı korkunç doktoru… Bahsedeceğim birazdan. Ama Mengele Auschwitz’te görevlendirilmeden önce yine Rockefeller Vakfının finans desteği ile birçok çalışma ve araştırma yürütmüştür. Korkunç deneylerine başlamadan önce gerekli deneyimi bu sayede kazanmıştır…
Neler neler yaşanmış demi..
Hitler’in Öjeni ile içli dışlı olması ise Landsberg hapishanesinde geçirdiği zamana denk gelir. Hitler ve kurduğu Nazi Partisi 1923 yılında bir darbe girişiminde bulunuyor ve bu girişim sırasında yaralanan Hitler kaçıyor ama kısa sürede yakalanıp Vatan Hainliğinden 5 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Sadece 9 ay yatan Hitler bu süre içinde eğer iktidara gelmesi gerekiyorsa bunun zorla değil doğru strateji ile olacağına karar veriyor ve Nazi Propagandasını da bu süreçte şekillendiriyor. Hatta bu 9 ay içinde meşhur Mein Kampf kitabını da kaleme alıyor ve ırk temizliği ve Öjeni kavramını da propagandasının merkezine yerleştiriyor. Hatta yazdığı ancak yayımlanmayan ikinci bir kitabı da olan Hitler bu kitapta Spartalılarla ilgili şunları söylüyor:
“Sparta bana kalırsa ilk safkan devlettir. Hasta, zayıf ve özürlü çocukların öldürülmesi bana kalırsa günümüzün doğum kontrolü ve kürtaj adı verilen insanlık dışı uygulamalarından çok daha insancıl ve şefkatlidir. Kürtajla, doğum kontrolü ile gelecek nesilleri bozacak zayıf ırkları engelleyemezsiniz”.
Hapishaneden çıktıktan sonra mitinglerle bu anlayışı ve Alman ırkının üstün olduğunu halka da kabul ettiren Hitler sonunda ezici bir çoğunlukla iktidarın sahibi oluyor haliyle.
Ve Öjeni uygulamalarına hemen başlıyor. Bunun için 1933 yılında Kalıtsal Hastalıklara Sahip Nesillerin Önlenmesi Kanunu ile resmen başlatılmış oluyordu. Bu yasaya göre “Genetik Sağlık Mahkemesinin” oluşturduğu bir genetik hastalıklar listesine göre “ürememesi” gereken insanların doktorlar tarafından bildirilmesi gerekiyordu. Bu bildirimi yapmayan doktorlar ciddi şekilde cezalandırılıyordu. Bu yasa çıktıktan sonra yaklaşık 400.000 kişi zorla kısırlaştırılacaktı.
Kısırlaştırma bir süre sonra yetersiz ve yavaş bir yöntem olarak görülmeye başlanıyor tabi ki ve işleri ve “ırk temizliğini” hızlandırmak için Harheim Ötenazi Merkezi gibi kurumlar açılıyordu. “Ötenazi” dendiğine bakmayın. Bu merkezde de akıl sağlığı yerinde olmayan, genetik hastalıkları bulunan, engelli insanlar rızaları olmadan öldürülüyordu. Bu “ötenazi” uygulamaları ile 200.000 kişi öldürülecekti.
Daha sonra bildiğimiz Gaz Odaları kurulmadan önce hastalar bir otobüse konuluyordu ve egzoz gazının içeri verilmesi ile insanlar yasalar gereği “temizleniyordu”…
Sonrası ise Gaz Odaları, Toplama Kampları ve Öjeni kanunları ile birlikte türlü işkenceler, milyonlarca insanın öldürülmesi, yakılması, deneylere tabi tutulması… Hikayeyi biliyorsunuz…
Bunu halka kabul ettirirken de sürekli söylenen bir şey vardı… “Sağlıklı ve güçlü insanlar savaşlarda hayatını kaybederken işe yaramaz engelli ve hasta bireylerin yükünü neden onlar çekiyor?”
Ve en kötüsü de Evrim Teorisine kadar dayandırılan bu “Öjeni” uygulamalarının gayet bilimsel, doğru ve mantıklı olduğuna ülkece inanılıyordu…
Öyleyse...
Biz de bilimsel bakalım o zaman olaya isterseniz…
Öjeni yani insanların gen havuzunun iyileştirilmesi mümkün mü? Mümkün. Bu bilimsel olarak yapılabilir.
Ki bilim yapılsın ya da yapılmasın demez zaten. Bilim rasyoneldir. İyi ve kötü ayrımı yoktur bilimde. Bilimsel bakarsak evet bu tür uygulamalarla insan gen havuzu iyileştirilebilir.
Ama burada bilimin hiç alakası olmayan bir konu devreye girer. “Etik yani Ahlak Kuralları”…
Bir şeyin yapılabiliyor olması yapılması gerektiği anlamına gelmez!
Atomun parçalanması buna en güzel örnektir aslında. Bu sayede birçok inanılmaz bilimsel gelişmeye şahit olduk, oluyoruz… Ama atom bombaları, nükleer silahlarla da yüzbinlerce insanın öldürülmesine, şehirlerin yerle bir edilmesine de tanık olduk.
Burada kimse tutup bilimi, bu gelişmelere vesile olan bilim insanlarını suçlayamaz!
Öjeni de aynı şekilde. Mümkündür. Nasıl kullandığınız ise size kalmıştır.
  1. Dünya savaşından sonra insanlık dışı Öjeni uygulamaları neyse ki –kısmen- tarihe karışsa da 21. Yüzyılda yeni bir yüzle karşımıza çıkıyor gibi görünüyor.
Genetik Mühendisliği!
Öjeni uygulamaları ortadan kalkmış olsa da bu yaklaşım hala zihinlerde varlığını koruyor.
Örneğin Harvard psikoloji profesörlerinden Richard Herrnstein ve Charles Murray, birlikte yazdıkları “Çan Eğrisi: Zeka ve Amerikan Hayatındaki Sınıf Yapısı” adlı kitabta, şunları söylemiştir: “Suç işleyenlerde ve işsizlerde zeka düzeyleri, toplumun genel ortalamasına göre daha düşüktür. Zeka düzeyi düşük olan toplum kesimlerinde, doğurganlık oranı daha yüksektir. Zeka, eğitimle ve diğer çevresel faktörlerle değil de, daha ziyade kalıtımla ilgili olduğundan, bu durumda toplum, giderek daha düşük zekalılardan meydana gelecek dolayısıyla suç işlemenin ve işsizliğin önüne geçmek imkansızlaşacaktır…” “Toplumsal gruplar arasında zeka yönünden nasıl farklar varsa, ırklar arasında da farklar vardır: En zeki ırklar, Çinliler ve Japonlardır, onların hemen ardından Avrupalılar gelmekte, son sırada ise, oldukça düşük bir yüzdeyle Afrikalılar yer almaktadır…Eğer yoksullar yoksulsa bu her şeyden önce zenginlerden daha az zeki oldukları içindir. Onlara acıyabiliriz, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuç olarak sosyal adalet programları savurganlıktan başka bir şey değildir. Üstelik yoksullar daha fazla çocuk yaptıkları için de kötü genlerin yayılmasına neden olurlar. Açıkça görülmektedir ki, eğer yoksul siyahlara yardıma son verilirse, her şey daha iyi olacaktır..”(Senin varya ********)
Burada bilimsel bakış açısını görebiliriz. Bu konuda da bir şey söyleyemeyiz. Ama buna “etik” gözlükleri ile bakarsak 1900’lerin Amerikasının, Nazi Almanyasının ölmediğini de çok rahatlıkla farkedebiliriz.
Ama sağduyulu bilim insanları ise haliyle bu bakış açısına karşı çok büyük bir savaş vermektedir. Bunun örneklerinden biri de Türkçeye DNA Doktrini olarak çevrilen Biology as Ideology isimli kitabın yazarı Richard Lewontin’dir.
Lewontin şöyle söylemektedir:
“Bilim insanları, yaşama bilim insanları olarak değil, ailenin, devletin, üretken bir yapının içindeki toplumsal varlıklar olarak başlar ve doğaya toplumsal deneyimlerinin şekillendirdiği bir mercekten bakarlar… Bilim, kendinden önceki Kilise gibi, her tarihsel devirde toplumun baskın değerleriyle görüşlerini yansıtan ve perçinleyen bir toplumsal kurumdur.”
Yani bilimi toplumdan, toplumu bilimden soyutlayamazsınız.
Bilimin ırkı, ülkesi, ideolojisi olmaz. Bilgi insanlığın nihai gücüdür. Toplumlar bu gücü iyi ve kötü amaçlar için kullanılır.
Buraya kadar okuduğunuz teşekkür ederim.
submitted by Nutra_ to AteistTurk [link] [comments]


2020.09.25 17:41 leventisikli Uçhisar Kalesi Nerede - Kapadokya - Nasıl Gidilir - Ulaşım ve Bilet Fiyatı

Uçhisar Kalesi Nerede - Kapadokya - Nasıl Gidilir - Ulaşım ve Bilet Fiyatı
Tarihi Uçhisar Kalesi
Uçhisar Kalesi nerede sorusunun tarihsel cevabı, Selçuklu Devleti’nin doğu sınırı, Kadı Burhanettin Beyliği’nin batı sınırı, Karamanoğulları Beyliği’nin de doğu sınırı konumunda olduğu için ismi Uçhisar olmuştur. 1960 yılına kadar kalenin içinde ve çevresinde yaşayan halk daha sonra şehir merkezine çekilmiştir.
Kapadokya’nın tarihinin büyük bir bölümünü oluşturan tarihi Uçhisar Kalesi’nin yapımı Milattan Önce 4 ile 1. Yüzyıllara dayanmaktadır. Antik Çağlardan günümüze kadar ulaşmış tarihi Uçhisar Kalesi, birçok medeniyetin gözetleme ve savunma merkezi olmanın yanı sıra rahip ve keşişlerin inzivaya çekildikleri manastır olarak da kullanılmıştır. Dünya üzerinde ki ilk doğal gökdelen olduğu söylenmektedir.

Uçhisar Kalesi Nerede - Kapadokya Hakkında

Uçhisar Gezilecek Yerler

Uçhisar gezilecek yerler listesinde kale çevresinde birçok kayadan oyma butik otel ve pansiyonlar bulunmaktadır. Kaleye yürüyüş yolu üzerinde hediyelik eşya satılan dükkanlar bulunmaktadır. Özellikle yöresel halı ve kilimlerin satıldığı dükkanlar turistler tarafından ilgi çekmektedir. Uçhisar gezilecek yerlerde yine yol üzerinde ki kaleden oyma eski Uçhisar evlerinin arasından geçerek kale girişine varılmaktadır. Burada kaleye giriş bileti alındıktan sonra girişteki Tandır Evi, Şirane, Ahır gibi mekan
submitted by leventisikli to u/leventisikli [link] [comments]


2020.09.19 19:27 okkboomerrrr Müslüman bir gencin İsrail sevgisi

Ben muhafazakar bir ailede yetiştim. Bundan yaklaşık 5 yıl önce İsrail'den oldukça nefret ederdim ve filistinlilere üzülürdüm. Yerusalim'de müslümanlara zulüm yapıyorlar diye düşünürdüm. O zamanlar ayrıca Akp'liydim ve Erdoğan'ı her şeyden çok severdim. Coca-Cola da içmezdim. Erdoğan İsrail'i suçladıkça İsrail'e sövdükçe söverdim.
Fakat 5 yılın ardından İsrail'e karşı bir hayranlığım ortaya çıkmaya başladı. Milli marşını dinledikçe zevk almaya başladım. Ayrıca aramızda benzerlikler olduğu için kültürü de hoşuma gitmeye başladı.
Ayrıca İsrail'in 5000 yıldır Yahudi toprağı olduğunu düşünmeye başladım. Babillilerden önce bile varlardı. Mısır kadar eskiler. Filistinliler ise (milliyet olarak Filistler) 3400 yıl önce o topraklara yerleşmeye başlamış. Yani orası İsrail'in bir toprağı gibi.
Bir de yeni bir düşüncem daha ortaya çıktı: Yahudiler hep istenmeyen bir halktı. Milattan önce Babilliler tarafından yurtlarından kovuldular, 15. (ya da 16.) yüzyılda İspanya'dan kovuldular ve Hitler denen oç tarafından da öldürüldüler.
Demek ki amk Filistinlileri de Yahudi halkı istemedi ki İsrail-Filistin çatışmasının sebebi bu. Ayrıca bence Hamas gibi örgütler ortadan kalkarsa İsrail ve Filistin anlaşmaya başlayabilir.
Ben her hafta cuma namazına giden ve müslüman bir gencim. Fakat müslüman isem İsrail'in ortadoğu politikalarına karşı olmam gerekir mi diye düşünmeden edemiyorum. Ama yine de İsrail'i seviyorum. Ne yapmam gerekir?
submitted by okkboomerrrr to KGBTR [link] [comments]


2020.09.15 11:50 sendits Kemalizm ve liberalizm açıklaması

Sürekli insanların batılı kontrarist ya da alt rightçılıkla gelen pasif-saldırgan mentalitelerin etkisinde kalarak kemalizmi nihilist-varoluşçuluğa ait bir tür kinik alaycılıkla lib-bilmemne ya da lib-şuya lib-buya yani bir tür softcore "liboşçuluğa" benzettiklerini görüyorum. Burada da birkaç kez böyle laflar edildiğini gördüm o yüzden konuyu kendimce açıklığa kavuşturmak istiyorum.
Bu tür kinik alaycılık, yani iyilikle ya da pozitif duygularla alay etmek, bunların işe yaramayacağını iddia etmek, iyiliğin/kötülüğün olmadığını iddia etmek, bir tür "grr" kafasıyla alaya almak Stirner ve Nietzche'nin başını çektiği, Wittgenstein ve Faucault'la günümüze kadar gelen bir mentalitenin ürünüdür. Çağdaş edebiyatımıza yansımış olmasının ve büyük ihtimalle çoğunuzun bu güdüme girmesinin sebebi 20. yüzyılın ortalarında postmodernizmin bu düşünceyle senkronize geçişi sağlamış olmasıdır. Takdir edersiniz ki politik kargaşadan ve sağlık sistemindeki sorunlardan dolayı 18-19. yüzyıl döneminin insanları çok uzun yaşamıyorlardı ve filozofların çoğu hala genç yaştaydı. Günümüzde ergen gazı olarak nitelendirilebilecek bu düşünceler onların dönemine göre sol görüşe kayabiliyordu ve asırlardır devam eden emperyalizmin ya da militan partizanlığın baskısından bir çıkış yolu olarak görülüyordu. Günümüzde koşullar farklı ve aile baskısı dışında böyle bir kinizmi gerekli kılacak çok da fazla dış etken göremiyorum.
Tabi ki bu filozoflar çok önemli düşünceleri ortaya koydular ve kendilerinden asırlar sonra gelen bazı kötü siyasi görüşleri (nazizm gibi) asla benimseyemezlerdi. Örneğin Nietzche antisemitist herkesi vurabileceğini söylüyordu. Wittgenstein yumuşak kalpli biriydi. Söyledikleri 99 şeyden belki sadece 1 tanesi bu tür kinizmin etkisini taşıyordu. Ama o alaycılık koskoca bir akım olarak günümüze kadar geldi ve artık her yerde etkisini görebiliyoruz.
Kısacası demokrasi, laiklik, insan hakları gibi kavramlar "liboşluk" değildir. Bunlar softcore hanım hanımcık kavramlar da değildir. Uzun kanlı savaşlar sonucu çaresiz kalan insanlar tarafından icat edilmişlerdir. Türkiye'de demokrasi, imparatorluğun büyük kısmı kanla kaybediltikten sonra, her şeyimizi yitirdikten sonra üst üste yapılan 2 kanlı savaştan sonra benimsenmiştir. 1. Dünya savaşında en çok sivil kaybı veren ülkelerden biri Osmanldıdır. Yıkılması yetmiyormuş gibi bir de savaş bittikten sonra üzerine Yunan salınmıştır ve bir de Kurtuluş Savaşını vererek Yunan mezaliminde yüzbinlerce insanını kaybetmiştir. O da yetmemiş üzerine bir de Osmanlının kapitulasyonlardan kalan borçlarını ödemiştir. Bunun neresi softcore? Bu kadar çetin bir dönemden geçmemiş olan, örneğin, İran, bu tür demokratik ve laik devrimler yapamamıştır.
Bunlar Batı icadı kavramlar da değiller. Bazı akımlar kendine has tarihsel döneme spesifik olan akımlar değil, insan doğasının kendi ihtiyacına göre ifade etmek zorunda kaldığı temel içgüdülere dayanır. Herkesin yönetimde hakkı olması ya da insan hakları böyle kavramlardır. Bunlarla beraber laiklik gibi sınıfsal farklara karşı çıkan sistemler de kendiliğinden oluşur. Siz milattan önce pagan Yunan aristokrasisine karşı muhalif seküler mücadelenin olmadığını falan mı sanıyorsunuz? Ya da orta asyada din-töre çatışmasının yaşanmadığını? Bunlar yumuşak adamların icadı değildir. Tam tersi zor koşulların biçimlendirdiği güçlü insanların icat ettiği sistemler. Güçlü insanların oluşturduğu refah koşulları da güçsüz insanlar üretiyor ve bu güçsüz insanlar genellikle "iyilik/kötülük yok yae" "bütün bu modern şeyleriniz çok softcore yae" diyenler oluyor.
Peki kemalizmin liberalizmle ilişkisi nedir? Öncelikle çoğunuzun liberalizm kavramını yanlış anladığınızı düşünüyorum. Liberalizm solculuk ya da romantizm değildir. Solcular liberal olamaz mı? Merkez sola ait bir liberalizm olamaz mı? Tabii ki olur ama bu ikisi birbirine denk kavramlar değil.
Liberalizmi klasik liberalizm ve günümüzdeki postmodernizmin etkisinde olan çağdaş liberalizm olarak iki farklı biçimde ele almamız gerekir. Postmodernizm 1960'lardan itibaren popülerleşmeye başladı ve siyasi akımları, edebiyatı ve sanatı tekeline almaya başladı. Postmodernizm, modernizmden ayrılır. Modernizm 1860'lardan başlayıp 1940'lara kadar devam eden dönemdir. Postmodernizm 1950'lerde başlayıp günümüze kadar devam eder. Dolayısıyla kemalizm bu modern döneme aittir. Kemalizmi softcore olmakla suçlayanlar genellikle alt right ya da islamcı cehaletinden geldikleri için liberalizmi sol, çağdaş liberalizmi de modern döneme ait bir şey zannederler. Halbuki modern kemalizmle postmodern olan ve kemalizmi eleştiren bakış açısı birbirinden keskin çizgilerle ayrılır.
Modernizm nesneldir, iyiyle kötüyü birbirinden ayırır. Postmodernizm özneldir, iyiyle kötü yok der. Modernizm progresiftir, ilericidir, gelecekten ümitlidir, bütünleyicidir. Postmodernizm şüphecidir, kiniktir, ümitsizdir, alaycıdır, ayrıştırıcıdır, regressivedir, geçmişi över.
Örneğin Orhan Pamuk, Elif Şafak, Sevan Nişanyan, Oğuz Atay, Necip Fazıl postmodern cağdaş liberallerdendir. Atilla İlhan, Yaşar Kemal, Asım Bezirci, Orhan Kemal modernistlerdendir. Postmodern olanlar, modern döneme ait olduğu için kemalizmi her zaman eleştirirler. Örneğin Sevan Nişanyan her fırsatta kemalistlere (80 darbecileri-sol tandanslı olanlar ayrımı yapmadan) laf sokar ve içi palavralarla dolu Yanlış Cumhuriyet - Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru diye cilt cilt kitap çıkartmıştır. Oğuz Atay Tutunamayanlar'da kahramanına Osmanlıyla ilgili ihtişamlı ve ürpertici bir rüya gördürmüş, sonra sahne silinip yerini aciz ve şişman bir Atatürk imgesiyle değiştirerek kemalist Cumhuriyeti eleştirir. Necip Fazıl gibi isimleri anlatmama gerek yok bile.
Bu insanlar liboşluk trenine atlamış olanlardır. Çağdaş liberalizm 20. yüzyıl boyunca her zaman korporatizme, kapitalizme, faşizme yumuşak geçiş görevi görmüştür ve bu yüzden sosyalistler tarafından, özellikle de Stalin tarafından ağır eleştiriye maruz kalmışlardır. 21. yüzyılda da bu fonksiyonlarını yitirmemişler ve hepimizin bildiği gibi 2000'lerin başındaki yetmez ama evetçi liberal vagonuyla birlikte muhafazakar iktidarın güce erişmesinde en can alıcı noktayı oynamışlardır. Kemalizmle, Atatürkçülükle alay etmeyi bir norma haline getirmişler, fetöyle kucak kucağa oturmuşlar, kemalist vatansever askerler fetöcülerin mahkemelerinde yargılanırken zevk üstüne zevk yazıları yazmışlar, Türkan Saylan ya da Yaşar Kemal hayatını kaybettiğinde bile coşku nidaları atmışlardır. Günümüzde Rasim Ozan, Nagehan ve gizliden gizliye Ahmet Hakan da bu geyiği sürdürüyor. Bunların dengi olarak da karşılarına modern kemalist olarak Sinan Meydan ve İsmail Saymaz gibi insanlar da zaman zaman çıkıyor.
submitted by sendits to Kemalizm [link] [comments]


2020.08.17 02:23 feoooooo That's deep (evet resim flairi)

Evet arkadaşlar bugün sizlerle piramitlerin içinden geçeceğiz hatta ve hatta sizler de
Aaaa arkadaşlar bakın kedi, ugucugubugu sen çok tatlısııın Çirkin pezevenk
Neyze arkadaşlar işte piramitler falan var biz de geldik mumyalar fln varmış yani ondan hadi şimdi içeri girelim
Oooo durun durun maraş dondurmasıcı gördüm şu an ben, oraya bir bakalım da hele. Abi çuklatlıdan da koy heh, heeeeh eyvallah abim.
Evet arkadaşlar ben araştırdım video çekeceğim diye, piramitleri milattan önce 3568 yılında bir adam öyle bir melodi bestelemiş ki uzaylıları çağıracağından çok eminmiş. İcadını tamamladığında bile kimse ona inanmıyormuş. Her neyse adam çalıştırmış icadını (devam edecem birazdan bi su içem belki başka biri devam ettirir xd)
submitted by feoooooo to cilgin_seyler [link] [comments]


2020.07.09 23:32 birtatilismarla Antalya’da Gezilecek Yerler

Ülkemizin en fazla turist alan şehirleri arasında bulunan Antalya, birçok ilçesi ile birlikte hem yerli hem de yabancı turiste ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Turistik faaliyetlere açık ilçelerinden biri olan Alanya ise, birbirinden farklı koyu ve doğal güzellikleri ile birlikte mutlaka gezilmesi gereken yerleri barındırıyor.
Kleopatra Plajı
Alanya'nın en önemli turist merkezlerinden biri olan Kleopatra Plajı, adını MÖ 30'lu yıllarda yaşayan Antik Mısır kraliçesi Kleopatra'dan alıyor. Rivayete göre Roma Kralı Sezar, Kleopatra'ya olan aşkını taçlandırmak amacı ile toplamda 300 kilometrelik bir sahili kraliçeye hediye ediyor.
Bu sahil bandında yer alan Kleopatra Plajı ise, rivayete göre kraliçenin her yıl düzenli olarak ziyaret ettiği bölgeler arasında yer alıyor. Bu nedenle tarihi anlamda da zenginliği bulunan plaj, Alanya'da yaşayan yerli halk tarafından da oldukça rağbet gören bir merkez haline gelmiştir. Bununla birlikte Avrupa Birliği Mavi Bayrak belgesine de sahip olan Kleopatra Plajı, temiz bir su dengesine de sahip olması ile birlikte sağlıklı bir tatil imkanını tüm ziyaretçilerine sunuyor.
Olympos Antik Kenti
Dünya çapında bir üne sahip olan bölgelerden biri Olympos, toplamda 13 kilometrelik sahil şeridini ve bir antik kenti bünyesinde barındırmaktadır. Eski adı Tahtalı Dağı olan bir doğal oluşumdan alan Olympos, bu dağ çevresinde bulunan ve hiç sönmeyen bir aktif volkan dağı olarak bilinmektedir. Günümüzde sönmüş olmasına rağmen Rum inanışına göre kutsallık içeren Olympos, Yunan Mitolojisi'nde yer alan Zeus'un dinlendiği dağ olarak da bilinmektedir.
Şehir merkezinin 10 kilometre batısında bulunan antik şehir, tarih boyunca korsanlığa imkan tanıması nedeni ile birçok farklı yapıyı da bulundurmaktadır. Bu nedenle yurt dışından da milyonlarca kişiyi ziyaret eden Olympos Antik Kenti'ni ziyaret ederek, unutulmaz bir tatile imza atabilirsiniz. Aynı zamanda bu şehir etrafında birçok kamp alanının bulunması sayesinde, kamp tatilini de tercih edebilirsiniz.
Alanya Teleferik
Alanya'ya gelen turistlerin unutulmaz sahneleri kaydettiği yer olarak bilinen Alanya teleferikleri, tüm ilçenin ayaklar altında kalmasına imkan vererek birbirinden güzel manzaralara şans tanımaktadır. Bu nedenle birçok ziyaretçi tarafından mutlaka ziyaret edilen teleferik hizmetleri, toplamda 9 kilometrelik bir alanın yaklaşık 12 dakika gibi bir süre içerisinde tamamlanmasına imkan veriyor.
Aynı zamanda yerden yaklaşık olarak 30-40 metre yüksekliğinde rotasına devam eden teleferikler, ziyaretçilerin adrenalinlerini yükselten birçok detaya da ev sahipliği yapmaktadır. 1998 yılından itibaren aktif bir şekilde faaliyetlerine devam eden Alanya teleferiklerini dilerseniz Müze kart imkanı sayesinde de kullanabilir ve daha uygun bir fiyat aralığına çekebilirsiniz.
Theimussa Antik Kenti
Ülkemiz sınırları içerisinde keşfedilen en eski yapılardan biri olarak bilinen Theimussa Antik Kenti, tahmin olarak milattan önce 6. yüzyıla kadar uzanan bir tarihe sahip olması ile tanınıyor. Günümüzde küçük bir sahil kasabasının kurulduğu antik kent sınırları içerisinde, üç tarafı denizlerle kaplı bir kara parçası üzerinde eşsiz tarihi güzellikleri keşfedebilirsiniz.
Aynı zamanda Theimussa Antik Kenti sınırları içerisinde şu yapılar da bulunmaktadır;

Hem tarihi hem de coğrafi güzellikler içerisinde unutulmaz bir tatil geçirmek isteyen kişiler tarafından mutlaka tercih edilmesi gereken rotalardan biri olan Theimussa Antik Kenti, Alanya ilçe merkezine yaklaşık olarak 42 kilometrelik bir uzaklığa sahip olması nedeni ile Alanya'ya geldikten sonra ziyaret edilmesi gereken yerler arasında yer alıyor. Alanya sınırları içerisinde eşsiz bir tarihi ile öne çıkan Theimussa Antik Kenti, her yıl birçok tarih sever tarafından da ziyaret edilmektedir.
submitted by birtatilismarla to u/birtatilismarla [link] [comments]


2020.07.05 19:25 leheim Milattan 33 yıl sonra

Milattan 33 yıl sonra submitted by leheim to burdurland [link] [comments]


2020.05.18 14:07 BurdurluSparcatus Milattan önce ki zamanlarda filozofsundut

Milattan önce ki zamanlarda filozofsundut submitted by BurdurluSparcatus to sarkimimleri [link] [comments]


2020.02.08 04:47 sessiz-osuruk "Antik diyarlardan bir gezgine rastladım..."

Ozymandias, milattan önce 13. yüzyılda hüküm sürmüş firavun Ramses II’nin yunanca adıdır. 1818’de ona ait bir heykelin parçaları bulunur, ve İngiltere’ye(tabii ki) getirilip sergilenecektir. Dönemin romantizm akımının öncülerinden Percy Bysshe Shelley, bu olaydan esinlenerek “Ozymandias” şiirini yazar:
Antik diyarlardan bir gezgine rastladım. İki büyük ve çıplak taş bacak, dedi; Duruyor çölün ortasında dikili.
Hemen yanında, kumların üzerinde, Yarısı yere gömülmüş bir çehre;
O çatık kaşları ve soğuk dudakları Belli ki, onu çok iyi resmetmiş heykeltıraşı.
Öykünen bir el ve besleyen bir yürek ile, Öyle bir damgalamış ki tutkuları o cansız şeylere, Dayanabilmeyi başarmış ta bu güne.
Kaidesinde ise şu sözler yazılı: "Benim adım Ozymandias, kralların kralı; Eserlerime bak ki, bilesin haddini." Fakat hiçbir şey kalmamış geri.
Ve o yok olmakta olan harabenin dört bir yanında, Yalnız ve dümdüz kumlar uzanıyor uzaklara.

Şiirde anlatılan şey, edebiyatta “hubris” denilen, kibirdir. Firavun(veya güç sahibi herhangi bir imge) kendini yenilmez, en büyük, en yüce, en güçlü olarak görür; kendisinin ne kadar büyük olduğunu gösteren heykeller yaptırır, ve kendisi kadar büyük olabileceğini sananlara meydan okur(eserlerime bak ki, bilesin haddini).
Gel gör ki, o yüce firavundan geriye tek kalan birkaç parça taş ve mermerdir. Yaptığı, yaptırdığı hiçbir şey bugünlere kadar gelememiştir. Kendini ne kadar güçlü sanarsa sansın, Zaman’a yenik düşmüştür; hiçkimse sonsuza kadar güçlü kalamaz. bunu aynı zamanda "sanatın ölümsüzlüğü" ile yorumlamak da mümkün. Ramses II'nin kim olduğunu herkes bilir, ancak kendisinden geriye kalan bir şey yok. Heykeli yapan heykeltraş kim bilmiyoruz, ancak ürettiği sanat, eksik de olsa, hala duruyor.
mobil:
Antik diyarlardan bir gezgine rastladım. İki büyük ve çıplak taş bacak, dedi; Duruyor çölün ortasında dikili.
Hemen yanında, kumların üzerinde, Yarısı yere gömülmüş bir çehre;
O çatık kaşları ve soğuk dudakları Belli ki, onu çok iyi resmetmiş heykeltıraşı.
Öykünen bir el ve besleyen bir yürek ile, Öyle bir damgalamış ki tutkuları o cansız şeylere, Dayanabilmeyi başarmış ta bu güne.
Kaidesinde ise şu sözler yazılı: "Benim adım Ozymandias, kralların kralı; Eserlerime bak ki, bilesin haddini." Fakat hiçbir şey kalmamış geri.
Ve o yok olmakta olan harabenin dört bir yanında, Yalnız ve dümdüz kumlar uzanıyor uzaklara
Breaking Bad’i izlemeyen yoktur burada. 5. sezonun 14. bölümünün adı da Ozymandias. Daha da güzeli, bölümün trailer'ında Bryan Cranston şiirin tamamını seslendiriyor.
-aşağıda Breaking Bad sezon 5 bölüm 14 spoilerı var-
Bunu da şöyle yorumlayabiliriz: Walter dizi ilerledikçe kendine güveni artan, hatta kendini ilahlaştıran bir karakter(“say my name” sahnesi). Hatırlamayanlar için, bu bölüm Hank’in öldüğü, her şeyin ortaya çıktığı ve Walter’ın kaçmak zorunda kaldığı bölüm. O da bir firavun gibi kendini erişilmez bir yerde sandı, ve “eser”iyle gurur duydu; sonunda ise her şeyi kaybetti.
Bir başka örnek, Watchmen(2009)’de direkt Ozymandias isimli bir karakter var, ve hatta adamın karargahındaki bir heykelde 'My name is Ozymandias, king of kings:Look on my works, ye Mighty, and despair!' yazıyor.
Bunu yorumlaması da sizden, hocanız mıyım amk
submitted by sessiz-osuruk to KGBTR [link] [comments]


2019.11.23 22:15 hayatsponsor Hugola önce Hugola sonra (KaanFlix'in olduğu yerde "Hugola Milattan Önce" yazıyor.)

Hugola önce Hugola sonra (KaanFlix'in olduğu yerde submitted by hayatsponsor to ZargoryanGalaksisi [link] [comments]


2019.08.11 19:30 Arnoldcivardagezer00 The egg isimli beğendiğim bu hikayeyi sizinle paylaşmak istedim.

Ayrıca bu hikaye Andy Weir tarafından yazıldı. The Martian ve artemisin yazarıdır aynı zamanda
öldüğünde evine gitmek üzere yoldaydın.
bir araba kazasıydı. pek özel bir kaza sayılmaz belki ama yine de ölümcüldü. geride karını ve iki çocuğunu bıraktın. acısız bir ölümdü. acil servis çalışanları seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar fakat nafile. vücudun öylesine darmadağın olmuştu ki, inan bana böylesi daha iyi.
ve böylece benimle tanıştın.
“ne… ne oldu?” diye sordun. “neredeyim?”
“öldün”, dedim doğrudan konuya girerek. lafı dolandırmanın alemi yok.
“bir… bir kamyon vardı, tekerleri kayıyordu…”
“evet”, dedim
“öldüm? öldüm mü?”
“evet. ama üzülme herkes ölür”, dedim
etrafına bakındın. hiçlik vardı. sadece sen ve ben. “neresi burası?”, diye sordun, “ölümden sonrası mı?”
“aşağı yukarı”, dedim
“sen tanrı mısın?”, diye sordun.
“evet”, diye cevap verdim. “ben tanrıyım”
“çocuklarım… karım”, dedin.
“ne olmuş onlara?”
“onlar iyi olacaklar mı?”
“işte benim de görmek istediğim tam da bu,” dedim. “az önce öldün ve esas derdin ailen. işte bu güzel bir şey”
bana hayretle baktın. sana göre ben tanrı’ya benzemiyordum. sadece herhangi bir adamdım. veya belki de bir kadın. belki belirsiz bir otorite figürü. sonsuz kudreti olan birinden çok bir ilk okul öğretmeni gibi.
“merak etme”, dedim. “onlar iyi olacak. çocukların seni her şeyinle muhteşem bir insan olarak hatırlayacaklar. seni hor görecek kadar seninle vakit geçirmemişlerdi. karın ise dışarından ağlıyor gibi görünecek, fakat içten içe rahatlayacak. açık olmak gerekirse, evliliğin parçalanıyordu. eğer senin için teselli olacaksa, rahatladığı için çok vicdan azabı hissedecek.”
“aa” dedin. “peki şimdi ne olacak? cennete ya da cehenneme falan mı gideceğim.”
“hiçbiri”, dedim. “yeniden doğacaksın.”
“ah”, dedin. “demek hindular haklıymış.”
“tüm dinler kendilerince haklılar”, dedim. “yürü benimle.”
boşlukta ilerlerken yanımda yürüdün. “nereye gidiyoruz?”
“aslında hiçbir yere”, dedim. “sadece, konuşurken yürümek hoşuma gidiyor.”
“peki tüm bunların anlamı nedir?”, diye sordun. “yeniden doğduğumda sadece boş bir sayfa olacağım, öyle değil mi? bir bebek. böylece tüm deneyimlerim ve hayatım boyunca yaptığım hiçbir şeyin anlamı olmayacak.”
“pek öyle değil!”, dedim. “içinde, tüm geçmiş yaşamlarının bilgisine ve deneyimlerine sahipsin. sadece şu anda bunları hatırlamıyorsun.”
durdum ve omuzlarından tuttum seni. “ruhun senin hayal edebileceğinden çok daha muhteşem, güzel ve muazzam. insan beyni, senin varlığının ancak küçük bir bölümünü içinde barındırabilir. bu, sıcak mı soğuk mu diye bir bardak suya parmağını sokmak gibi bir şey. bardağa kendinden minnacık bir parça bırakırsın, ve bu ufacık parçayı geri çıkardığında onun kazandığı tüm deneyimleri edinirsin.
son 48 yıldır bir insanın içindeydin, bu yüzden henüz muazzam benliğinin geri kalanına uzanıp onu hissetmedin. burada yeterince uzun süre kalsak her şeyi hatırlamaya başlardın. fakat bunu her yaşamdan sonra yapmanın bir anlamı yok.
“o halde, kaç kez yeniden doğdum?”
“pek çok, pek pek çok kez. ve pek çok farklı yaşama doğdun.”, dedim ”bu sefer milattan sonra 540 yılında yaşayan çinli bir köylü kızı olarak doğacaksın.”
“bekle, nasıl yani?”, diye şaşırdın. “beni zamanda geriye mi gönderiyorsun?”
“eh, sanırım teknik olarak öyle. senin bildiğin şekliyle zaman, sadece senin evreninde geçerli. benim geldiğim yerde işler biraz daha farklı.”
“geldiğin yerde mi?”, diye sordun.
“oh evet.”, diye açıkladım. “ben de bir yerlerden geliyorum. başka bir yerden tabii ki. ve benim gibi başkaları da var. biliyorum oranın nasıl olduğunu öğrenmek isteyeceksin, fakat dürüst olmak gerekirse zaten anlamazdın.”
“aa”, dedin biraz hayal kırıklığına uğrayarak. “fakat bir dakika… eğer başka zamanlarda ve başka insanlar olarak yeniden doğuyorsam, zamanın bir noktasında kendimle iletişime geçmiş olabilirim”
“elbette. her zaman yaşıyorsun bunu. ve her bir yaşamın sadece kendi ömrünü bildiği için bunun olduğundan haberin bile olmuyor.”
“peki ama tüm bunların anlamı ne?”
“gerçekten mi?”, diye sordum. “gerçekten mi? bana hayatın anlamını mı soracaksın? biraz beylik bir soru değil mi sence de?
“eh yine de mantıklı bir soru”, diye ısrar ettin.
gözlerine baktım. “hayatın anlamı, bu evreni yaratmamın tek sebebi, senin olgunlaşman.”
“yani insanlığın demek istiyorsun. bizlerin olgunlaşmamızı istiyorsun”
“hayır, sadece sen. tüm bu evreni senin için yarattım. her bir yaşamla büyüyor, olgunlaşıyor ve daha büyük ve daha kudretli bir zeka haline geliyorsun.”
“sadece ben mi? peki ama ya diğer herkes?”
“başka kimse yok”, dedim. “bu evrende sadece sen ve ben varız.”
bana boş boş baktın. “fakat dünyadaki onca insan…”
“hepsi sensin. senin farklı yaşamların.”
“bir dakika. ben herkes miyim!?”
“şimdi anlıyorsun”, dedim tebrik eder şekilde sırtına vurarak.
“dünyada yaşamış tüm insanlar benim öyle mi?
“veya yaşayacak olan, evet”
“ben abraham lincoln’üm”
“evet ve john wilkes booth da sensin”, diye ekledim.
“ben hitler’im”, dedin tiksinerek.
“ve öldürdüğü milyonlar da sensin.”
“isa da benim?”
“ve onu takip eden herkes de sensin.”
sessizleştin bir an.
“ne zaman birine işkence etsen”, dedim “kendine işkence ettin. yaptığın tüm iyilikleri, kendine yaptın. tüm insanların hissettiği tüm mutlu ve acı anların hepsini sen hissettin.”
uzun bir süre düşündün.
“neden?” diye sordun bana. “neden bunları yapıyorsun?”
“çünkü bir gün, benim gibi olacaksın. çünkü sen busun. sen benim türümdensin. sen benim çocuğumsun.”
“oha”, dedin kuşkuyla. “yani ben bir tanrı mıyım?”
“hayır. henüz değil. sen bir fetüssün. hala büyüyorsun. ancak tüm zamanlar boyunca yaşanabilecek tüm insan hayatlarını yaşadıktan sonra doğabilecek kadar büyüyeceksin.”
“yani tüm bu evren,” dedin. “burası sadece…”
“bir yumurta.”, diye cevapladım. “şimdi senin için bir dahaki hayatına devam etme vakti.”
ve seni gitmen gereken yola yolladım
submitted by Arnoldcivardagezer00 to KGBTR [link] [comments]


2019.05.26 13:40 ninovalibrary Kleopatra kimdir? Milattan önce 69 yılının başlarında doğan Kleopatra, bu krallığın son hükümdarıdır. Oğlu Sezeryan tarafından verilen ünvan ile son firavun olarak bilinmektedir. #kleopatra #güzel #kadın #sezeryan #tarih #bilim #bilgi #firavun #mısır

Kleopatra kimdir? Milattan önce 69 yılının başlarında doğan Kleopatra, bu krallığın son hükümdarıdır. Oğlu Sezeryan tarafından verilen ünvan ile son firavun olarak bilinmektedir. #kleopatra #güzel #kadın #sezeryan #tarih #bilim #bilgi #firavun #mısır submitted by ninovalibrary to u/ninovalibrary [link] [comments]


2018.12.25 12:02 bursakickboks Boks Tarihi ve Bursa Boks

Ülkemizin çok önemli milli başarılara imza attığı ve amatör olarak da yaygın bir şekilde yapılan boks sporunun tarihini biliyor musunuz? Bursa Boks Salonu için bu tarihten öğrenerek başarılı bir spor hayatına sahip olabilirsiniz.
Boks Tarihi
Yapılan araştırmalara göre, dünyada boksun tarihi milattan önce 3000’lere kadar dayanmaktadır. Sümerler ve Antik Mısır’dan kalan resim kabartmalarında boksörler tasvir edilmiştir. Bursa Boks için de oldukça önemli olan boks tarihinin bazı dönüm noktaları aşağıda belirtilmiştir.
Boks müsabakalarına ait ilk kabartmalar M.Ö. 3000 yılında Sümerler ve M.Ö. 2000 yılında antik Mısır’da bulunmuştur.
M.Ö. 675 yılında Homeros’un İlyada’sı bir boks müsabakasına ait detaylı bilgileri içeren ilk yazılı belgedir.
M.Ö. 688 yılında ilk kez olimpik spor dalı olarak kabul edilmiştir.
Boks Eski Roma’da da oldukça popüler bir spor haline gelmiştir. Milattan sonra 393 yılında Hıristiyan Roma İmparatoru Theodosius tarafından yasaklanmıştır.
Bilgileri günümüze kadar gelen ilk müsabaka 1681 yılında Londra’da yapılmıştır.
İlk boks kuralları 1743 yılında oluşturulmuştur.
Modern Boks Tarihi ve Türk Boksu
İlk boks spor kulübü ‘London Prize ring’ adıyla 1814’de kuruldu.
1838 yılında Londra Prize Ring kuralları yazıldı. 1853 yılında revize edildi.
1867 yılında Marquess of Queensberry kuralları oluşturuldu ve eldivenli müsabakalara başladı.
Türkiye’de ilk boks kulübü 1920’lerde kuruldu.
Türkiye Boks Federasyonu (TBF) 1924 yılında kuruldu.
İlk Milli Türk Takımı 1928 yılında kuruldu.
1942 yılında boks bağımsız bir federasyon olma özelliğine kavuşmuş boksörlerimiz uluslararası şampiyonalarda ülkemizi temsil etmeye başladı.
Bursa’da Nilüfer Boks Salonu arayanlar boks tarihinden aldığı güçle üstün başarılara imza atan sporcular yetiştirmeye devam etmektedir.
Bursa Boks Salonu
Kulübümüz, hem amatör hem de profesyonel sporcular için temiz ve güvenli bir ortamda, sporcu sağlığına önem veren ve Milli Takımlar Antrenörü Sefer Günes eğitmenliğinde sizlere hizmet vermektedir.
Ayrıntılı bilgi almak ve ailemize katılmak için 0 545 218 78 58 numaralı telefondan bize ulaşın.
Milli Takımlar Antrenörü
Sefer GÜNEŞ
0545 218 78 58
Saygılarımla

https://www.bursaboks.net/Blog-Detay/922/Boks-Tarihi-ve-Bursa-Boks/
submitted by bursakickboks to u/bursakickboks [link] [comments]


2018.11.29 17:38 center-linkturkey Kaya Köy’ ün Milattan Öncesine Dayanan Tarihi

Kaya Köy’ ün Milattan Öncesine Dayanan Tarihi submitted by center-linkturkey to u/center-linkturkey [link] [comments]


2018.11.29 17:36 center-linkturkey Kaya Köy’ ün Milattan Öncesine Dayanan Tarihi

Kaya Köy’ ün Milattan Öncesine Dayanan Tarihi submitted by center-linkturkey to u/center-linkturkey [link] [comments]


2018.09.27 11:33 arackiralama Gezi Rehberi 17 : Olimpos

Eski Yunancada Olimpos kelimesi ulu dağ anlamına gelmektedir. Olimpos isminde dünyada yirmi taneden daha fazla tepe ve dağ bulunmaktadır. Kasaba ve şehirlere de verilen bu isim aslında isim verilen alanı yüceltmek için de kullanılır. Likya medeniyetinin en gelişmiş şehirlerinden birisi olan Olimpos, temelleri eski Helenistik dönem içinde yani Milattan Önce 300 yılları civarında atılmış bir yerdir. Olimpos tarihinin derinliklerine indiğimizde burada korsanların yaşadığı da rivayet olunur.
submitted by arackiralama to u/arackiralama [link] [comments]


2018.02.11 00:56 focaotel1887 Foça Butik Otelleri

İzmir Eski Foça Butik Otelleri 2017 Çok temiz ve berrak sulara sahip olan Foça, tarihi kadar Foça butik otelleri ile de ünlü. Misafirlerini sanki kendi evine gelen misafirleriymiş gibi ağırlayan, güler yüzlü ve samimi bir anlayış ile işletilen oteller eski mimari özelliklerin günümüze yansıtılmış yönleriyle de konuklarına ayrı bir tat yaşatıyor. Pek çoğu Eski Foça adı verilen yerleşim yerinde yer alan Foça otelleri içerisinden sahil kısmında dizili olanları tercih edebileceğiniz gibi merkezde yer alan butik otellerden yana da seçim yapabilirsiniz.
Ege ‘nin güzel incisi İzmir ‘in en şirin beldelerinden biri olan Foça, tatil denince akla gelen alışılmış seçeneklerden uzak, huzurlu ve sıcak bir bir arayış içerisinde olanların uğrak merkezi. Doğal sit alanı seçilen Foça, tarihi dokusunu kaybetmeden korumayı başarmış ender yerlerden birisi.
Bu özelliği sayesinde gidenlerde büyük bir hayranlık uyandıran belde, İzmir ‘in kuzeyinde yaklaşık 64 kilometre uzaklıkta yer aldığı için ulaşım konusunda da büyük rahatlık sağlıyor.
Geçmişte civarda yaşayan foklardan dolayı Phokaia adını alan Foça ’nın İyonlular başta olmak üzere Cenevizlilerin, Çaka Beyliği ‘in, Saruhanoğulları Beyliği ‘nin ve Osmanlı Devleti ‘nin hakimiyeti altında yaşadığı tarih bilgileri arasında yer alıyor.
Her yıl yerli ve yabancı yüzlerce turisti ağırlayan Foça ‘da konaklayacağınız bu butik otellerde kendinizi evinizde gibi hissedeceksiniz.
Son derece bakımlı ve temiz, güvenilir servisi ve mis gibi kahvaltıları sayesinde Foça butik otelleri tatilinizi kusursuz geçirmeniz için sizleri bekliyor olacak.
Foça ‘nın diğer güzel yanlarından birisi de gezip görebileceğiniz bir çok alanı olması.
Foça Tarihi Yerleri Doğu Roma İmparatoru Michael Paleologos tarafından Cenevizli Manuel Zacharnaya verildiği bilinen Beş Kapılar Kalesi, Foça ‘da yapılan su kanalı çalışmaları sırasında ortaya çıkan Foça Antik Tiyatro, İon tapınakları içerisinde en eski olanlarından biri olan Foça Athena Tapınağı, geleneksel Foça evleri, tarihi milattan önce 580 yılına dayanan Foça Kybele Açıkhava Tapınağı, yine tarihi milattan önce 4. yüzyıla dayanan Foça Şeytan Hamamı, Foça ‘nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Phokaia Antik Kenti gezip görebileceğiniz ve tarihin derinliklerine inebileceğiniz noktalardan sadece bir kaçı.
Her zevke ve bütçeye hitap eden seçenekleri ile denize, doğaya ve tarihe doyacağınız Foça ‘da şimdiye dek geçirdiğiniz en güzel tatilinizi geçireceğinizden emin olabilirsiniz.
Kaynak : Foça Butik Otelleri
submitted by focaotel1887 to u/focaotel1887 [link] [comments]


2015.10.23 16:22 takeojiro Türkiye’nin karakteri ne ise kaderi o olacak

Kişinin karakteri ne ise kaderi odur derler.
Aynı şey yönetimler için de geçerlidir.
Türkiye’yi ele alalım. Nedir yönetiminin en belirgin karakteristikleri?
Otoriterlik. Hukuksuzluk. Hesap vermezlik. Keyfilik. Şeffaf olmamak. Kabalık. Saldırganlık. Dincilik. Uzlaşıcı olmamak. Azınlık haklarına saygısızlık. Rüşvet ve yolsuzluk. Yeryüzü kabuğundan kalın bir cehalet.
Belirgin özellikleri bu olan bir yönetim ne hayır eder, ne de ettirir. Sonu gözyaşıdır.
1980 darbesinden önceki kanlı yıllarda Ankara’da gazetecilik yapıyordum. Politikacılar birbirlerini yiyor, aşırı sağcı ve solcu gençler birbirlerini öldürüyor, ekonomi iflasa gidiyordu.
Enflasyon, işsizlik ve yoksulluk dışında her şeyin darlığı vardı. Döviz kaynakları tükenmişti.
Seçimlerde hiçbir parti çoğunluk elde edemiyordu. Koalisyonlar kuruluyor, ama kısa ömürlü oluyordu. O yılların hakim politikacıları olan Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş çatışmayı uzlaşmaya tercih ediyorlardı.
Gemi batıyor, kaptanlar kavga ediyorlardı.
Sonunda beklenilen, hatta davet edilen oldu. Ordu yönetime el koydu.
Askerler, Türkiye’yi kemiren istikrarsızlığı ortadan kaldırmak ve oturmuş hükümetler kurulmasına zemin sağlamak için yeni bir anayasa ve büyük partileri kayıran bir seçim yasası yaptırdılar.
İstenilen sonuç, geç de olsa, elde edildi. Darbeden 22 yıl sonra AKP büyük bir çoğunlukla iktidara geldi. Ama Türkiye istikrara kavuşamadı, hukuk üstünlük kuramadı, Kürtler, Aleviler ve diğer azınlıklara uygulanan ayrımcılığa devam edildi. Demokrasi ilerleyeceğine geriledi. Yönetimin karakteri değişmedi.
1980 öncesinde hiçbir parti tek başına hükümet kuracak çoğunluğa sahip olmadığı için ülke çalkalanıyordu. Şimdi tek parti iktidarı olduğu için ülke çalkalanıyor.
Büyük başarı değil mi?
Halk bir partinin arkasında yoğunlaşsa da, yoğunlaşmasa da sonuç değişmiyor.
Neden?
Söylemiştim. Rejimin karakteri ne ise kaderi odur.
Türk devletinin karakterini belirleyen özellikler değişmedikçe sonuç değişmez ve değişmeyecek.
“Kişinin karakteri ne ise kaderi odur,” sözünü eden eski Yunan feylesofu Heraklitos’tur.
Milattan önce 500 yıllarında yaşayan Heraklitos’un bundan da ünlü bir sözü var: “Aynı nehre iki defa girilmez.” (Çünkü her şey değişir, hiçbir şey aynı kalmaz; içine girdiğimiz suyun yerinde başka sular akmaktadır.)
Ne var ki bu söz galiba bize pek uymuyor: Aynı nehirde tekrar ve tekrar boğuluyoruz.
*
Türkiye insan olsaydı onu evime yemeğe davet etmezdim.
Metin Münir
http://t24.com.tyazarlametin-muniturkiyenin-karakteri-ne-ise-kaderi-o-olacak,13000
submitted by takeojiro to Turkey [link] [comments]